POLİTİK HABERİN AĞINA TAKILAN YAZARLAR VE İLGİNÇ YAZILARI
| Fatih Altaylı | |
| Doğan Grubu neden yazar kovduğunu açıkladı |
| 21.01.2009 13:00 |
| Doğan Grubu, daha Habertürk Gazetesi çıkmadan korkuya kapılmış olmalı ki, her fırsatta bize saldırmaya çalışıyor. Alışkınız. Dün de grubun tekikçi gazetesi Vatan Ciner Grubu’nun nükleer santral ihalesini fırsat bilip saldırırken, yanına bir de Emin Çölaşan eklemiş ve demiş ki, “İhaleyi almak için mi Emin Çölaşan’ın işine son verdiniz” Buna iftira değil, itiraf demek lazım. Çünkü yıllarca yazdığı Doğan Grubu Emin Çölaşan’ı kovmuştu. Neden kovduklarını anlamış olduk. Demek ki, hükümet istemiş. Kendi tecrübelerini aktarmışlar. Bizim durumumuz bu değil. Şimdi Türkiye’nin en süfli medya grubuna bir yanıt vermem lazım. Sakın ha benim Park Teknik’in nükleer santral ihalesi ile ile ilgili bir yanıt vereceğimi düşünmesinler. Biz Doğan Grubu’na benzemeyiz. Burada grubun diğer işleri ile yayıncılığı arasında kalın ve kesin bir çizgi vardır. Gazeteciler grubun diğer alanlardaki doğrularını veya yanlışlarını savunmak zorunda değildir. Tabii Doğan’ın tetikçileri bunu anlamazlar. Gelelim konunun beni ilgilendiren Emin Çölaşan tarafına. Doğrudur, Habertürk gazetesinde yazması için Emin Çölaşan’la anlaşmıştım. Bunu Habertürk’teki arkadaşlarım da biliyor, çünkü pek çok kararı gazeteciler ortak alıyoruz. Çok tartıştık. Emin Bey, bizim hazırlamakta olduğumuz gazeteye yüzde yüz uygun bir yazar değildi. Ama yine de bizimle olmasını istedik. Tek bir nedeni vardı. Kimsenin yazı yazdırmaya cesaret edemediği bir yazara bile biz gazetemizde yer verebilirdik. Fikirlerinin tümüne katılmasak bile. Emin Çölaşan’la bu ülkeyi sevmek gibi tek bir ortak çizgimiz olması bile yeterliydi. Görüştük anlaştık. Eğer dedikleri gibi hükümetten bir korkumuz, bir çekincemiz olsaydı, baştan Çölaşan’a mesafeli dururduk. Hiç böyle bir kaygımız olmadı. Peki neden daha yola çıkmadan yolumuzu ayırdık? Bu soruyu sadece bana değil, Emin Çölaşan’a da sormak lazım. Belki hatırlayacaksınız, Emin Çölaşan bir internet sitesine röportaj verdi. Bu röportajda kendisi ile bir dost, yeni çıkılacak bir yolun arkadaşı olarak yapılan özel sohbetleri aktardı. Bu sohbette bana “Yazar olarak kimleri düşünüyorsun” diye sorduğu bir soruya verdiğim yanıtı anlatarak hem beni, hem de diğer yazar dostlarımızı zor duruma soktu. Allah aşkına böyle bir durumu göz önüne getirin. Ürktüm. Kendisine ailevi sorunlarımı anlatmış olabilirdim ve bunları bile bir internet sitesinde okumak zorunda kalabilirdim. Gerçekten ürktüm. Söylediklerimde bir ayıp, bir yanlış yoktu. Ama özeldi. Projelerimizdi. Fikirlerimizdi. Düşünün bir, evinize bir dost olarak geliyorum ve o evde gördüklerimi, yaşadıklarımı belki eşinizle yaptığınız tartışmayı ertesi gün herkese anlatıyorum. Ne yaparsınız? Emin Çölaşan bunu yaptı bana. Ben de bir kaç gün sonra yayınlanan bir röportajımda “Emin Bey’in yanlış yaptığını kendisi ile çalışma fikrimi gözden geçireceğimi söyledim” Benim bu söylediklerimden ne Ciner Grubu’nun haberi vardı, ne bir başkasının. Sadece beni zor durumda bırakan bir şey olsaydı önemli değildi. Alışkınım. Ama gazetemizi, o gazetenin geleceğini, başka meslektaşlarımızı, herkesi sıkıntıya sokan bir durumdu. Ben “Gözden geçireceğiz” diyince Emin Çölaşan bozuldu ve bizde yazmaktan vazgeçtiğini açıkladı. Durum tamamen bundan ibarettir. Biz ne rafineri izni almak için yazar kovarız, ne de vergi kaçakçılığını koruyan yazılar yazarız. Kendi kriterleri ile bizi değerlendirmesinler. Neden yazar kovduklarını ilan etmiş oluyorlar. Star’dan yanıt Star Gazetesi genel yayın yönetmeni Mustafa Karaalioğlu aradı. Komedi Günün en komik değerlendirmesi Abdullah Öcalan’dan. NE ZAMAN ADAM OLURUZ? Ahlaksızlar herkesi ahlaksız zannetmediği zaman |
Çankaya son umut
Paraları halktan toplar.
Toplanan paraları devlet keyfince harcayamaz.
Harcadığı her kuruşun hesabını, o paraların asıl sahibi olan halka vermek zorundadır.
Nereye harcıyor, niye harcıyor, bunları devlet halka anlatmakla yükümlüdür.
Özellikle geri kalmış ülkelerde, devletin başına geçenler “halkın parasını” keyfince harcamaya yatkındır.
Denetim mekanizmalarını mümkün olduğunca azaltırlar.
Denetimin azalması demek, yolsuzluğun çoğalması demektir.
Bunun en acı örneklerini biz depremlerde yıkılan “devlet binalarında” gördük.
Denetimsiz ihaleler sonucu yapılan bu binalar, birer birer çöküp insanları öldürdü.
Avrupa Birliği’nin üyeleri olan ülkeler, halkın parasının nasıl harcanacağını temel esaslara bağlayan bir ihale düzenine bağlılar.
Türkiye’ye de “eğer üye olmak istiyorsanız bu esaslara uymalısınız” diyorlar.
Avrupa Birliği’ni en ciddiye alan parti görünümünde olan AKP ise taa ilk günden beri bu “esaslara” uymamak için diretiyor.
Şimdi yeni bir “ihale yasası” çıkarttılar.
Bu, AKP’nin çıkarttığı on altıncı ihale yasası.
Her yasada, “denetim dışı” bırakılacak ihalelerin sayısı artıyor.
Mesela askerî “araç gereç” alımları için yapılacak ihaleler denetim dışı.
“Denetim dışı” demek, “bu ihaleleri kontrol etmekle görevli kurul bu ihalelerin hesaplarını ve nedenlerini denetleyemez” demek.
Niye “askerî araç gereç” alımları denetim dışında?
Tabii, “milli çıkarlar” gibi bir cevap alacaksınız.
Ben de, bu “milli çıkarlar” neden hiç “halkın çıkarlarıyla” uyuşmaz, diye soracağım.
Halkın gerçekleri bilmesi neden bu ülkede “milli çıkarlara” aykırı?
Halkın çıkarlarından ayrı bir milli çıkar nasıl oluyor?
“Araç gereç” diyerek silah alımlarını “denetim dışı” tutuyorlar ama “postal alımlarının” da denetim dışı kalması isteniyor.
Postal da mı “milli” çıkar?
Denetim dışı kalan sadece askerî alımlar değil.
THY’nin uçak alımları da denetimin dışında bırakılıyor.
Uçak alımları dünyada rüşvetin en fazla döndüğü alanlardan biri.
Kimseyi rüşvetçilikle suçlamıyorum ama “denetim” ortadan kalktığında yolsuzluk ihtimali çok artıyor.
Üstelik sadece THY’nin “uçak” alımı değil, uçaklarda yolculara verilecek yiyecek içeceklerin alımı da denetim dışı bırakılsın deniyor.
Postal denetim dışı, uçaklarda verilen pastalar da denetim dışı.
Pasta da milli çıkar herhalde.
Böyle tonla madde var denetim dışı kalan.
Ayrıca belediye ihalelerinin çoğu da denetimin dışına kaçırılıyor.
Bu ihaleleri denetlemekle yükümlü kurulun, “iptal edilen ihaleleri inceleme yetkisi de” ortadan kaldırılıyor.
Bir ihale düzenleyecekler sonra iptal edecekler ama bunları denetlemekle yükümlü kurul bunun niye yapıldığını araştıramayacak.
Niye bu konunun araştırılmasını istemiyorlar?
“Yabancı” müteahhitlerin Türkiye’de ihalelere girmesi de kısıtlanıyor.
Böylece “rekabet” önleniyor.
Halka en iyi hizmeti verecek olanı seçmek değil mi amaç, neden “yabancıları” dışarıda bırakıyorlar?
Dünyada en iyi hizmeti Türk müteahhitleri mi veriyor?
Daha iyisi varsa bu ülkenin halkı o imkândan neden yararlanmasın?
Avrupa Birliği, “bu yasayı düzeltmezseniz biz 2009 yılında bu konuyla ilgili dosyayı görüşmelere açmayız” diyorlar.
Yani, Avrupa Birliği’yle görüşmelerimiz bu yasa nedeniyle aksayacak.
AKP iktidarı, bu yasayı o kadar çok istiyor ki AB görüşmelerinin aksamasına aldırmıyor.
Niye AKP ihaleleri denetim dışında tutmaya bu kadar önem veriyor?
Halkın çıkarını mı koruyor?
Müteahhitlerin çıkarını mı?
“Askerî araç gereç” alımlarındaki aracıların ve komisyoncuların çıkarlarını mı?
Kimin çıkarlarını koruyor?
Bir hükümet, halkın paralarının söz konusu olduğu böyle hayati bir yasanın nedenlerini halka açıklamak zorunda değil mi?
Neden AB görüşmelerinin aksamasını bile göze alıyor?
Birileri bu ihale işlerinden büyük paralar kazanacak.
Her yanda yolsuzluk işaretleri arayan bir asabiyet içerisine girmek gerekmiyor ama ihaleleri böylesine denetimsiz tutmak istemedeki inatçılığı çok normal karşılamak da mümkün değil.
Bu ihalelerde halkın parası harcanacak ama halk bu paraların nasıl harcandığını öğrenemeyecek.
Avrupa Birliği’nin, bu ihaleleri denetlemekle görevli kurulun ve TÜSİAD’ın karşı çıkmasına rağmen iktidar bu yasayı hazırlayıp Çankaya’ya göndermekte kararlı davranıyor.
Şimdi bu yasanın çıkmasını önleyebilecek tek merci var.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.
Eğer Cumhurbaşkanı Gül yasayı onaylarsa, bu yasa yürürlüğe girecek ve paralar denetimsiz harcanacak.
İstedikleri gibi ihale yapacaklar, ihaleleri istedikleri gibi iptal edecekler.
Avrupa’yla ilişkileri zora sokacaklar.
Cumhurbaşkanı Gül’ün bu yasayı iptal edeceğini ummak istiyor insan.
O da iptal etmezse, paralarımız “ihale” olup uçacak çünkü.
Ahmet Altan
Dink cinayetinden 34 saat sonraki bir telefon konuşması
20 Ocak 2007 Cumartesi… Hrant’ı bir gün önce katletmişler. Acımız hâlâ taze…
Saat 23.30′da Başbakan Erdoğan Kızılcahamam’da “Katil zanlısının Samsun’da yakalandığını” açıklıyor.
Heyecan içinde ekrana yapışıyoruz.
Katil 22.30′da Trabzon otobüsünde yakalanmış. Acaba suikast çözülecek mi?
Saatler gece yarısını geçerken telefonla Başbakan’a çok yakın bir isme ulaşıp “Neler oluyor?” diye soruyorum. Yazılmamak kaydıyla şunları söylüyor:
“Suikast haberi geldiğinde Başbakan, Bakanlar Kurulu’ndaydı. Toplantıyı kesip çıktı. Dink’in son yazısını getirdiler. Kalemi eline aldı, satırların altını çizdi. İçişleri ve Adalet bakanlarına ‘Katili bulmadan gelmeyin’ talimatını verdi.”
“Üzerine gitmelisiniz” diyorum.
Telefondaki ses, çok ilginç bir şey söylüyor:
“Reel politika yapmak zorundayız. Ağar ‘ovada politika’ lafı etti, bir anda 3.5 puan oy kaybetti. Böyle bir ülkedeyiz.”
Yani?
Milliyetçi dalgaya ters kürek çekmenin siyasi bedeli var.
Niye Trabzon’u beklemediler?
Yakalanan faili soruyorum.
“16 yaşında… Nizam-ı Alem’den kovulmuş. Mc Donalds’ı bombalayan da, TAYAD’a saldıran da bunlar… 6-7 kişilik bir çete” diyor ve ekliyor:
“Tabii önemli olan, bunlara bunu kim yaptırıyor?”
Kimlerden kuşkulanıyorlar?
“Yaptıranlar içeride…” diyor telefondaki ses…
Sonra da çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekiyor:
“Aslında fail, Trabzon’a gidiyormuş. Polis de izliyormuş. Trabzon’a kadar takip etseler, orada kimlerle temas ettiğini tespit edip bütün şebekeyi yakalayabilirlerdi. Ama polis, otobüsü Samsun otogarına girmeye zorlamış. Orada adamı yalnız yakalamışlar. Çete bağlantılarına ulaşma şansı böylece ortadan kalkmış. “
Jandarma silahı bile biliyordu
Cinayetten 34 saat sonra yapılan konuşmadaki kuşku, Dink soruşturmasına damgasını vurdu. Bir yıl boyunca hangi taş kaldırıldıysa altından bir koruma kalkanı, örtbas çetesi, perdeleme çabası çıktı.
Polis muhbirlerinin suikast ihbarlarının değerlendirilmemesi, güvenlik kameralarının saldırı öncesi görüntülerinin alınmaması, zanlının üzerindeki telefonun bulunamaması, tetikçiyle jandarma muhbiri arasındaki telefon görüşmelerinin içeriğinin aydınlatılamaması…
Liste uzayıp gidiyordu. Ama önceki gün Taraf’ta yayımlanan belge, en önemlilerden biriydi.
Bu bir “Haber Kayıt ve Bildirim Formu”…
Hazırlayan: Trabzon İl Jandarma Komutanı…
20 Ocak 2007 günü saat 21.30′da hazırlanmış.
Yani cinayetten bir gün sonra, saldırganın yakalanmasından bir saat önce…
Şu bilgileri veriyor:
“Dink saldırısını Mc Donalds’a patlayıcı koyan Yasin Hayal organize etti. 4 kişilerdi. İstanbul’a gidip keşif yaptılar. O.S. öldürdü. Ardeşen el yapımı silah kullanıldı.”
Dikkat!
Daha O.S. yakalanmamış bile…
Ve silahın Ardeşen el yapımı olduğu ancak 22 Ocak’ta kriminal raporunda ortaya çıkacak.
Jandarma, suikastın organizatörünü de, tetikçisini de, silahını da biliyor.
Biliyor da neden engellemiyor?
Hâlâ pis kokular geliyor.
Katiller karakolda kahraman gibi fotoğraflanıyor, katillere afiş basılıyor, türkü düzülüyor. Belgeler karartılıyor. Hrant’ın ailesi hâlâ tehdit ediliyor.
* * *
Bugün, Hrant’ın dostları, suikastın yıldönümünde, vurulduğu saat 15.00′te, vurulduğu yerde buluşup adalet isteyecekler. Sadece Dink davası için değil, Türkiye’nin geleceği için de…
Ta ki adalet, o gece yarısı telefonundaki sorunun cevabını bulana kadar:
“Bunlara bunu kim yaptırıyor?”
Kaynak: Can DÜNDAR





Son Yorumlar